ETEKLİĞİN ALTINDAKİ HAZİNE
Küçüktüm, ufacıktım, cami avlusunda en küçük madeni paranın ancak iki katı kadar olan ufak ellerimizi tanıdık tanımadık herkese açmamız öğretilmişti, saçlarımızın daha renginin ayırdına varmadan başörtüsü takar, cinsiyetimizi bile anlayamadan karşı cinsi uzak durulması gereken ayrı canlılar ayrı dünyalılar olarak görürdük. Bilmediğimiz tehlikelerinin olduğu anlatılırdı fısıltılarla, erkek çocuklarını içlerinden her an yeşil uzaylı yaratıklar çıkacak sanırdık, uzak dururduk.
Okumayı öğrenmeden öğrendik Kuran okumayı, komşunun oğlu Adem ile camide neden ayrı oturacağımızı bile anlayamadan dinimizde kadının görevlerini öğrenir olmuştuk daha kadın olmadan. Ezanı Allah Baba’nın göklerden okuduğunu sanar, minareleri ise ona ulaşmak için büyüdüğümüzde çıkacağımız merdivenler sanırdık.
Şehrimize gelen şık giyimli, güzel ve güler yüzlü insanlar vardı ve her nedense bizlere ayrı bir canlıymışız gibi yaklaşır, annemizden babamızdan görmediğimiz ilgiyi gösterirler, yüklüce bahşiş bırakırlardı. Utanmasını bilirdik, kimimiz almazdı parayı bile, sadece iltifat eder elindeki amatör takıları güzel kadının orasına burasına takıştırıp kaçardı, sanırdık ki bizden bir parça onlarda kaldığında aramızda efsunlu bir bağ kurulacak, kim bilir belki de kurulurdu da biz o çocuk aklımızla kilometrelerce öteden algılayamazdık bu bağları, fotoğraflarımız çıkarmış gazetelerde, bilmezdik her birimiz ünlü bir artist olmuştuk o patlayan flaşların ardından. Bayramlarımız vardı bizim, sabah erkenden erkeklerin namaza yollanmasının ardından tatlıların son kez şerbetinin yenilendiği şeker tadında bayramlarımız. Fareleri bile doyuramayan evimize sihirli bir el dokunurdu adeta bugünlerde, krem rengine bürünmüş ve üzerinde karıncaların hakkını aradığı kesme şekerler, içleri meyve dolu lokumlara, ninemizin dizleri parçalanmış şalvarı birdenbire çiçekli basmaya dönüşürdü, sonra babamız bambaşka biri olurdu, adımızı bile hatırlamayan ulaşılmaz babamız tek tek hepimizi sıraya dizdikten sonra adlarımızı hatırlamaya çalışarak elini öptürür, ceplerimize elinden geldiği kadar bozuk para koyardı.
Küçüktüm, ufacıktım, cami avlusunda en küçük madeni paranın ancak iki katı kadar olan ufak ellerimizi tanıdık tanımadık herkese açmamız öğretilmişti, saçlarımızın daha renginin ayırdına varmadan başörtüsü takar, cinsiyetimizi bile anlayamadan karşı cinsi uzak durulması gereken ayrı canlılar ayrı dünyalılar olarak görürdük. Bilmediğimiz tehlikelerinin olduğu anlatılırdı fısıltılarla, erkek çocuklarını içlerinden her an yeşil uzaylı yaratıklar çıkacak sanırdık, uzak dururduk.
Okumayı öğrenmeden öğrendik Kuran okumayı, komşunun oğlu Adem ile camide neden ayrı oturacağımızı bile anlayamadan dinimizde kadının görevlerini öğrenir olmuştuk daha kadın olmadan. Ezanı Allah Baba’nın göklerden okuduğunu sanar, minareleri ise ona ulaşmak için büyüdüğümüzde çıkacağımız merdivenler sanırdık.
Şehrimize gelen şık giyimli, güzel ve güler yüzlü insanlar vardı ve her nedense bizlere ayrı bir canlıymışız gibi yaklaşır, annemizden babamızdan görmediğimiz ilgiyi gösterirler, yüklüce bahşiş bırakırlardı. Utanmasını bilirdik, kimimiz almazdı parayı bile, sadece iltifat eder elindeki amatör takıları güzel kadının orasına burasına takıştırıp kaçardı, sanırdık ki bizden bir parça onlarda kaldığında aramızda efsunlu bir bağ kurulacak, kim bilir belki de kurulurdu da biz o çocuk aklımızla kilometrelerce öteden algılayamazdık bu bağları, fotoğraflarımız çıkarmış gazetelerde, bilmezdik her birimiz ünlü bir artist olmuştuk o patlayan flaşların ardından. Bayramlarımız vardı bizim, sabah erkenden erkeklerin namaza yollanmasının ardından tatlıların son kez şerbetinin yenilendiği şeker tadında bayramlarımız. Fareleri bile doyuramayan evimize sihirli bir el dokunurdu adeta bugünlerde, krem rengine bürünmüş ve üzerinde karıncaların hakkını aradığı kesme şekerler, içleri meyve dolu lokumlara, ninemizin dizleri parçalanmış şalvarı birdenbire çiçekli basmaya dönüşürdü, sonra babamız bambaşka biri olurdu, adımızı bile hatırlamayan ulaşılmaz babamız tek tek hepimizi sıraya dizdikten sonra adlarımızı hatırlamaya çalışarak elini öptürür, ceplerimize elinden geldiği kadar bozuk para koyardı.


Bilemedi bilemezdi de etekliğinin altındaki hazinenin ne gibi süprizlere gebe olduğunu, daha on beşinde kalbindeki kıpırtının adını bile koyamadan öğrenecekti anne olmasını, karnı büyüdü önce, büyüdü büyüdü… Çeşme başlarında sıtma olduğundan bahsedilir olmuştu, sıtma olmuştu köyünün o susuz topraklarında nasıl oluyorsa, doktorun yüzünü ölmeye yakın gören bizler birgün çeşme başında sancılandığında anladık davetsiz misafiri.
Gökyüzü tekrar kirlendi, bulutlar ağladı utancından susuz topraklarımızda, köyün ebesi etekliğinin altındaki hazineyi deşelerken kapattı gözlerini dünyaya, öldüğünde bile bilmiyordu dar vakitlerde bedeninden çıkmaya çalışan bir canlının olduğunu, öğrenemeden kapattı gözlerini. Kanlar içinde amatörce kumaşlara sarılırken yeni doğan bebek, çeşmenin sularına karışıyordu anne babanın feryatlarının gözyaşları. Çeşmenin sularında kaynadı gitti o gözyaşları…
Bir erkek çocuğu idi, bacaklarının arasında en değerli varlığını sergilerken köyün sakinlerine kahramanca, ağıtların arasına karıştı kaçamak sevinç gülüşler, bir erkekti o, şanslı idi, bir erkekti o…
1 yorum:
merhaba ;
güzel bir yazı ; benzer örneklerini de çok defa rast gelip okuduğum bir konu içerisinde akıp gidiyor. bu konu ve konunun kimliğini ortaya koyan 'edebiyatın' bizim topraklarda bu kadar dile getirilmesinin , elbette bir sebebi var ve bu başka şekillerde ve herhangi bir bakıma , bayram , seyran , bağ ,bahçe , ekin , toprak , su , rüzgar nedir ? , pek bilmeyen , bir kere olsun başını göğe kaldırıp, bulutlara bakmayı aklına getiremeyen 'yeni dünya' insanları arasında , başka şekillerde sürüp gidiyor ve pek çok şey gibi her şey değişiyor. uzun sözlere , yorumlara gebe bir konu ...
bir okur olarak; yazıda gözüme batan ilk kelime , " sadece iltifat eder elindeki amatör takıları güzel kadının orasına burasına takıştırıp kaçardı. " cümlesinde ve bunun tekrarında ," Kanlar içinde amatörce kumaşlara sarılırken yeni doğan bebek " cümlelerinde bulunan 'amatör' kelimesi yerine daha uygun kelimeler olabilirdi.
yazınız ; olay, duygu, dusunce ve imgelerin estetik kaygı gudulerek, sosyal bir sorunu anlatan güzel bir yazı ,ve fakat; okucuda etkisi zayıf. bana göre bu da yoğunluktan kaynaklanıyor ve bunun nedeni okuyucunun beklentilerini karşılaya mamasından kaynaklanıyor olabilir. sonuçta hedef yalnızca yazmak , üretmek değil , aynı zamanda okuyucuyu yakalamak olmalıdır .
okunmanın keyfine varmanız dileğimle .
hoşçakalın
Yorum Gönder